Bire yediyüz…

Ocak 1st, 2010

Bire yediyüz…

İmâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn ve Abdüllah bin Ca’fer (r.a.) Medîne-i münevvereye giderken, yolda erzâkları kalmadı. Sahrâda oldukları için, yiyecek birşey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzlukdan gâyet muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül etdik deyip, yoldan sapdılar. Birâz gitdikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona doğru sürüp, gitdiler. Bakdılar ki, bir kara çadır içinde, bir kadıncıkdan başka kimse yok. Kadıncağıza selâm verdiler. O kadıncağız da, letâfet ile selâmlarını alıp ve bunlara dikkat ile bakdı. Hâtırına bu geldi ki, bu üç sultânın dünyâda benzerleri az bulunur.

Kadına dediler ki,

-Bir yiyeceğin var mıdır.

-Bir keçim vardır. Kendiniz sağınız, sütünü içiniz.

İmâmlardan birisi sağdı, bir çanak südü bir imâma verdi. Bir çanak da Abdüllaha verdi. Bir çanak da kendi içdi. Ondan sonra kadına dediler ki,
-Başka yiyeceğin yok mudur.

-Bu keçimi boğazlayıp, yiyin.

O kadın, bunu böyle söyleyince, Abdüllah hazretleri o keçiyi kesip, pişirip, yidiler. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd edip, atlarına bindiler. Sonra kadıncağıza dediler ki,

-Medîne-i münevvereye vardığın zemân, mutlaka bize uğrayasın ki, biz Seyyidlerdeniz ve Hâşimîlerdeniz. Se’âdetle dönüp, gitdiler.

Bir zemân sonra o kadıncağızın kocası geldi. Gördü ki, ortada keçi yok.

-Keçi ne oldu diye sordu. Hanımı da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Kocası da huzûrsuz olup,

-Ey akılsız hanım! Niçin böyle yapdın. Bizim ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi.

-Allahü teâlâ rahîmdir. Kullarını aç koymaz. Bunun gibi güzel yiğitler, asîlzâdeler evimize geldi. Onları müsâfir etmeden göndermek insâf değildir. Bir keçi nedir ki, öyle sultânlardan esirgerim.

Ammâ kadıncağız, imâmları bilmez idi. Güzel yiğitleri gördüğünde, mubârek yüzlerinin nûrânîliğinden ve sözlerinin tatlılığından, firâsetle bildi ki, asîlzâdeler ve çelebî insanlardır. Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi.

Bu dünyâda bütün malı bir keçi olup, onu da müsâfirlerine ikrâm etmek o kadıncağızın kemâl derecede cömerdliğini gösterir.

Artık, kadıncağız, kocası ile birşeyler alıp-satmak için, Medîne-i münevvereye gitdiler. Şehir içinde gezerken, hikmet-i ilâhî, imâm-ı Hüseyn ‘radıyallahü teâlâ anh’ hazretlerine Bâb-ı selâm önünden geçerken rast geldiler. İmâm hazretleri, kadıncağızı gördü ve tanıdı. Acele adam gönderip, huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Kadıncağıza hitâb edip, buyurdular ki,

-Benim kim olduğumu bilir misin?

-Bilmem, deyip, cevâb verdi.

İmâm hazretleri buyurdu ki,

-O üç yiğit, bir zemân senin çadırına uğradılar. Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kesdiler. Onların biri, benim.

Emr etdi, bunlara ziyâde ikrâmda bulundular. Hikmet-i Rabbânî imâm hazretlerinin yanında fazla bir şey bulunmadığından, beyt-ül mâl emînine adam gönderdiler.

-Bize bin dirhem gümüş ve yüz koyun versin. İnşâallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül mâl emîni verdi. Huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Temâmını kadıncağıza verip, bizi ma’zûr tut, dedi. Yanlarına adam verip, imâm-ı Hasen (r.a.) hazretlerine gönderdi. İmâm-ı Hasen de bunları iyi karşılayıp, yanında bulunduğu kadar ikrâm etdi. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadığı için, beyt-ül mâl emînine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz koyun ödünç aldılar. Hepsini o kadıncağıza verip, özr dilediler. Sonra yanlarına bir adam verip, Abdüllah bin Ca’fer hazretlerine gönderdiler.

Abdüllah hazretleri,

-İmâmlar ile buluşdunuz mu diye süâl etdi.

-Evet, onlardan geliriz, dediler.

Abdüllah hazretleri buyurdu:

-Ne olaydı, önce bizim yanımıza gelseydiniz! Zîrâ onların ellerinde, dünyâ malı karâr etmez. Hâzır nesneleri bulunmadığı için, belki ızdırâb çekmişlerdir. Bunlar dediler ki, her biri biner dirhem ve yüz ve ikiyüzer koyun ihsân etdiler. Abdüllah hazretleri çok ni’metler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsân etdi. Hazret-i Abdüllah bin Ca’fer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncağız kocası ile dörtbin dirhem gümüş ve yediyüz koyunu alıp, sevinerek evlerine döndüler. Resûlullahın ’sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem’ hazretlerinin evlâdının cömerdliği, ikrâmları bu mertebede olunca, lâyık olan odur ki, ümmeti olan kişi dünyâya rağbet etmeyip, eline geçeni infâk edip, onların izinden gidip, tâ ki, dünyâda müslimânlıkları ma’mûr, âhıretde de günâhları afv edilmiş olur.

Dini Hikayeler , ,

Bir Münazara

Ocak 1st, 2010

Hz. Ebubekir (r.a) ile Hz. Ali (r.a)’nın Münazarası

Bir gün Ebu Bekir Sıddık (r.a) Resulüllah(S.A.V)’ın evine geldi. İçeri gireceği sırada, Hz. Ali Bin Ebi Talib (r.a) da geldi.

Hz. Ebu Bekir (r.a) (Geri çekilip):

-Ya Ali sen buyur, gir dedi.

O da cevap verip, aralarında, aşağıdaki uzun konuşma oldu:

-Ya Ebu Bekir! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayırlı işte ileri olan, herkesi geçen sensin.

Hz. Ebu Bekir (r.a):

- Sen önce gir ki! Resulüllah’a (s.a.v) daha yakın sensin.

Hz. Ali (r.a):

-Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v)’tan işittim.

“Ümmetimden, Ebu Bekir’den daha üstün bir kimsenin üzerine güneş doğmadı” buyurdu.

Hz. Ebu Bekir (r.a):

- Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resulüllah (s.a.v) kızı Fatıma(r.a)’yı sana verdiği gün,

“Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim” buyurdu.

Hz. Ali (r.a):

- Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):

“İbrahim(a.s)’ı görmek isteyen Ebubekir’in yüzüne baksın” buyurdu.

Hz. Ebu Bekir (r.a):

- Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):

‘Adem (a.s)’ın hilm sıfatını ve Yusuf (a.s)’ın güzel ahlakını görmek isteyen Ali Mürteza’ya baksın’ buyurdu.

Hz. Ali (r.a):

- Senin önünde gidemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v):

“Ya Rabbi! Beni en çok seven ve ashabımın en iyisi kimdir? dedi. Cenab-ı Hak:Ya Muhammed! Ebu Bekir Sıddıktır,” buyurdu.

Hz. Ebu Bekir (r.a):

- Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v) Hayber’de:

“Yarın sancağı öyle bir kimseye veririm ki, Allahü Teala onu sever. Ben de, onu çok severim” buyurdu.

Hz. Ali (r.a):

- Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v)

“Cennetin kapıları üzerinde ‘Ebu Bekir Habibullah’ yazılıdır” buyurdu.

Hz. Ebu Bekir (r.a):

- Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) Hayber gazasında, bayrağı sana verip
‘Bu bayrak Melik-i Galibin, Ali Bin Ebi Talib’e hediyesidir’ buyurdu.

Hz. Ali (r.a):

- Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Ya Eba Bekir, sen benim gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin”.

Hz. Ebu Bekir (r.a):

- Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Kıyamet günü Ali cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenab-ı Hak buyurur ki ‘Ya Muhammed!(s.a.v) Senin baban İbrahim Halil, ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali Bin Ebi Talib ne güzel kardeştir.”

Hz. Ali (r.a):

Ben, senin geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Kıyamet günü, Cennet meleklerinin reisi olan Rıdvan adındaki melek Cennete girer. Cennetin anahtarlarını getirir, Bana verir. Sonra Cebrail (a.s) gelip, Ya Muhammed (s.a.v)! Cennetin ve cehennemin anahtarlarını, Ebu Bekir Sıddık’a(r.a) ver, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin der.”

Hz. Ebu Bekir (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Ali kıyamet günü benim yanımdadır.Havz ve Kevser yanında, benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennette, benimledir. Allahü Teala’yı görürken, benimledir.”

Hz. Ali (r.a):

Ben, senden önce giremem. Çünkü Resulüllah (s.a.v)

“Ebu Bekir’in imanı, bütün mü’minlerin imanı ile tartılsa, Ebu Bekir’in imanı ağır gelir” buyurdu.

Hz. Ebu Bekir (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.”
Hz. Ali (r.a):
Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Ben sadıklığın şehriyim.Ebu Bekir onun kapısıdır.”

Hz. Ebu Bekir (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Kıyamet günü Ali bir ata biner, görenler, acaba bu hangi peygamberdir? derler. Allahü Teala, bu Ali Bin Ebi talib’dir, buyurur.”

Hz. Ali (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Ben ve Ebu Bekir, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız.”

Hz. Ebu Bekir (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Allahü Teala, ey Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim.Birir Peygamberleri üstünü Muhammed’dir(s.a.v).Biri, Allah’dan korkanların üstünü Ali’dir. Üçüncüsü kadınların üstünü Fatımat’üz Zehra’dır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin’dir.”

Hz. Ali (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Sekiz Cennetten şöyle ses gelir’Ebu Bekir! Sevdiklerinle birlikte gel, hepiniz Cennete girin.”

Hz. Ebu Bekir (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Ben bir ağaca benzerim,Fatıma bunun kökü,Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.”

Hz. Ali (r.a):

Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki:

“Allahü Teala Ebu Bekirin bütün kusurlarını affetsin. Çünkü O kızı Aişe’yi bana verdi.Hicrette bana yardımcı oldu.bilal-i Habeşi’yi, benim için azad etti.”

Resulüllah (s.a.v’)in bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuşurlarken, kendileri içeriden dinliyorlardı. Hz. Ali’nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki:

-Ey kardeşlerim Ebu Bekir ve Ali! Artık içeri girin.Cebrail (a.s) gelip dedi ki, yerdeki ve yedi kat göklerdeki melekler sizi dinlemektedir.kıyamete kadar birbirinizi övseniz, Allahü Teala yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız.

İkisi birbirine sarılıp, birlikte Resulullah’ın(s.a.v) huzuruna girdiler.

Resulullah’ın(s.a.v):

-Allahü Teala ikinize de yüzbinlerce rahmet etsin. İkinizi sevenlere de, yüzbinlerce rahmet etsin ve düşmanlarınıza da yüzbinlerce lanet olsun, buyurdu.

Hz. Ebu bekir Sıddık dedi ki:

-Ya Resulallah(s.a.v) Ben Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem.

Hz.Ali dedi ki:

-Ya Resulallah (s.a.v) Ben de Ebu Bekir kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem ve başını kılıç ile bedeninden ayırırım.

Hz. Ebu bekir Sıddık(r.a):

-Ben, senin düşmanlarına Kevser havzından su vermem, buyurdu.

Hz. Ali de:

-Ben, senin düşmanlarını Sırat üzerinden geçirmem, buyurdu.

Hz. Ali (r.a) ve Hz. Ebu Bekir (r.a) taraftarlarının ve düşmanlarının kulakları çınlasın.

Kaynak: Dört Büyük Halife, Şemsüddin Ahmed Efendi, Bedir Yayınevi,1974

Dini Hikayeler , ,

Bir Kese Altın

Aralık 24th, 2009

Süfyân-ı Sevrî hazretleri son anlarını yaşıyordu. Yastığının altından bir kese çıkardı. İçinde altınlar vardı. Yanındaki dostlarına, ‘Bunu sadâka olarak dağıtın’ buyurdu.

Dostları bu hâli hayretle karşıladılar ve:

“Allah Allah! Süfyân-ı Sevrî dünya malına ehemmiyet vermez, yanında dünyalık bulundurmazdı. Bu kadar parayı saklamanın sebebi ne ola ki?” diye birbirlerine sordular.

Süfyân-ı Sevrî hazretleri onların şaşkınlığını görünce, durumu şöyle izah etti:

- Bu para ile, ben, dinimi korudum. Şeytanımı ve nefsimi susturdum. Nefis ve şeytan ne zaman bana,’Giyecek bir şeyin yok. Bunlar için dünyaya çalış, dünyalık kazan diye vesvese vermeye çalışsalar onlara bu altınları gösterir, başımdan kovardım, Bu altınları onlara karşı silah olarak kullanırdım.’
Altınlar dağıtıldıktan sonra, Süfyân-ı Sevrî hazretleri de vefat etti.

Alıntı: Fazilet Takvimi 1997

Dini Hikayeler ,

Bir Kabrin Bulunması

Aralık 24th, 2009

Bir Kabrin Bulunması

Bir rivâyete göre Ebü’l-Hasan Harkânî, Kars’ın fethine katılmış ve kale önlerinde şehit düşmüştür. Kars’ta, Hasan Harkânî’nin kabrinin bulunmasıyla ilgili çeşitli rivâyetler vardır. Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme’sinde bir rivâyeti şöyle nakletmektedir:

Kars kalesi Osmanlılar tarafından Üçüncü Murâd Han devrinde tekrar geri alınınca, kale tâmirâtı Lala Mustafa Paşaya verilmişti. Tâmirâtın yapıldığı sırada askerlerden Hâfız Osman isimli hal sâhibi biri rüyâsında Hasan-ı Harkânî’yi gördü. Ona;

- Oğlum Hâfız Osman! Uzun müddetten beri toprak altında yatmaktayım. Paşana söyle, kabrimi ayan edip açığa çıkarsın, okunacak Fâtihalardan nasîbdâr olayım.” dedi.

Ertesi gece Hâfız Osman aynı rüyâyı tekrar gördü. Fakat cesâret edip Paşaya söyleyemedi. Üçüncü gece de aynı rüyâyı gördü. Ebü’l-Hasan Harkânî, mütebessim çehresiyle bu defâ şöyle dedi:

-Yavrum Hâfız Osman! Gördüğün rüyâlar sâdık rüyâlardır. Yalnız makâmımın nerede olduğunu, evvelki rüyâlarında söylemediğim için, seni tereddütte bıraktım. Bunun için de paşaya söylemeye cesâret edemedin. Şimdi dikkatlice dinle târif ediyorum. Yarın hemen Paşaya çık ve söyle. Kars Kale içi mahallesinde Kağızman Kapısı’na girdiğinde yirmi iki adım gün batı tarafına gidersin, son adımın altında benim tabutum bulunur. Üzerimdeki kül ve toprak yığınlarını temizledikten sonra, hâlis topraktan üç arşın eşin. Sandukam meydana çıkar. Tekrar Kars Kalesine doğru on sekiz adım götürür oradan da üç arşın derinliğinde hâlis topraktan kabrimi eşer oraya defnedersiniz. Baş ucuma bir de câmi inşâ edersiniz.

Hâfız Osman gördüğü bu sâdık rüyâyı ertesi gün Paşaya büyük bir heyecanla anlattı. Paşa bu askerini kucakladıktan sonra;

- Yâ evlâdım! Sen de mi bu rüyâyı gördün? Evet oğlum, bir pîrî fânî, bana da bu husûsu defâlarca rüyâda buyurdularsa da senin tafsilâtlı rüyân gibi olmadığından büyük tereddüt ve endişe içindeydim. Bihamdillah bu telaşlı endişeden beni kurtardın.” dedi.
Ertesi gün Lala Mustafa Paşa bir tamim yayınladı. Bütün halk ve askerî erkân, tekbir sesleriyle rüyâda târif edilen yere geldi. Kazma işi tamamlanıp tabut çıkınca, Mustafa Paşa ulemânın müsâdesiyle açtı. Tabuttan hoş bir koku yayıldı. Arkasındaki yaş hırka bile henüz çürümemişti ve savaş sırasında yaralanan sağ bacağı ile sol pazusuna bağlanan mendillerden, hâlâ kan damlamaktaydı. Durum sultana bildirilince, Üçüncü Murâd hemen bir türbeyle yanına câmi yaptırılmasını emretti.

Dini Hikayeler ,

Bir İnsanı Tanımanın Yolları Nelerdir

Aralık 24th, 2009

Bir insanı tanıma yolları nelerdir

‘Bir adam Hz. Ömer (r.a.)’in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Ömer ibnü’l-Hattâb hazretleri ona,

‘ Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir, dedi.

Orada bulunanlardan birisi,

‘ Ben onu tanıyorum, deyince Hz. ömer,

‘ Nasıl bilirsin? diye sordu. O da,

‘ Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum, cevabını verdi.

Hz. Ömer (r.a.) tekrar sordu:

‘ Gecesini gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur?

‘ Hayır, diye cevap verdi adam.

Hz. Ömer (r.a.) sormaya devam etti:

‘ İnsanın takvâsını ortaya koyan, muâmelesidir. Bu adam, alış’veriş yaptığın bir kimse midir?

Adam tekrar,

‘ Hayır, dedi.

Hz. Ömer (r.a.) bu defa;

‘ Bununla, insanın ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân veren bir yolculuk yaptın mı? diye sordu.

Adam bu soruya da,

‘ Hayır, cevabını verince, Hz. Ömer (r.a.),

‘ Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek,

‘ Git, seni tanıyan birini getir, buyurdu.’

Demek ki bir insanı iyi tanıyabilmek, doğruluk ve dürüstlüğünden emin olabilmek için; onunla, ya yakın komşuluk yapacaksın veya alış-verişte bulunacaksın yahut da beraber yolculuk edeceksin… Aksi takdirde, yani bu ölçülerden hiçbirisi ile tartmadığın bir kişi hakkında, müsbet veya menfî yönde şahâdette bulunmayacaksın. Zira bu demektir ki, sen onu tanımıyorsun.

Alıntı: Fazilet Takvimi, 2001

Dini Hikayeler

Bir Hikmeti Vardır

Aralık 24th, 2009

Adamın biri bir pislik böceği görür

” Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? ” der.

Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah’tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;

- Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.

Yolcu getirilen böceği yakar ve külünü yaranın üzerine serper ve yara Allah’ın hikmetiyle iyileşir.

Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
- Unutmayın ! Allah’u Teala’nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.

Dini Hikayeler

Bir Ev Tapusu

Aralık 22nd, 2009

Bir Ev Tapusu
Meşhur velilerden Habib-i Acemî k.s. zamanında, benzeri görülmemiş şöyle bir hadise yaşanmıştır:

Horasanlı bir adam, evini onbin dirheme satarak, ailesiyle Basra’ya geldi. Oradan hacca gidecekti. Habib-i Acemî’yi buldu ve ondan şöyle bir istekte bulundu:

- Ben eşimle hacca gidiyorum. Şu onbin dirhem parayı al da, Basra’da benim için uygun bir ev alıver.

Horasanlı ve eşi Mekke’ye doğru yola koyuldu. O günlerde ise Basra’da müthiş bir kıtlık ve açlık başgösterdi. Habib-i Acemî Hazretleri ise elindeki emanet parayla gıda maddeleri alıp, sahibinin hayrına muhtaçlara dağıtmak zorunda kaldı. Adamın rızası olmazsa, parasını geri verecekti.

Horasanlı, hac dönüşünde kendisine ev alınıp alınmadığını sordu. Habib-i Acemî dedi ki:

- Rabbimden sana Cennet’te bahçeli bir ev alıverdim!

Adam bu durumu eşine haber verdi. Kadın buna memnun oldu, fakat evin tapusunu da istedi. Horasanlı bu isteği iletince, Habib-i Acemî ona şöyle bir senet yazıp eline verdi:

‘Bismillah.. Bu senet, Habib’in Horasanlı için Rabbinden aldığı evin tapusudur. Allahu Tealâ bu evi Horasanlı’ya verecek ve Habib’i de borcundan kurtaracaktır…’

Bu senedi aldıktan sonra adamcağız ancak kırk gün daha yaşadı. Ölmek üzereyken, bu tapu senedinin kefenine konulmasını vasiyet etti. Öyle yaptılar. Bir zaman sonra da kabrinin üzerinde, bir levhaya parlak bir yazıyla yazılmış şöyle bir yazı buldular:

‘Habib Ebu Muhammed’in falan Horasanlı için onbin dirheme aldığı evin beratıdır. Rabbi, Habib’in istediği evi Horasanlı’ya verdi ve Habib’i de borcundan kurtardı.’
Habib Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak dostlarının yanına koştu: ‘Bu Rabbimin bana olan beratıdır!’ diye sevincini ifade etti.

Dini Hikayeler

Muhiddin Arabi’nin Hayatı

Aralık 13th, 2009

Muhittin Arabi Hz. Daha doğmadan önce bir olay gelişir ki, bu olay anlatıldığında onun kim olduğu hakkında bir ön bilgi edinmiş oluruz.
Bu olay Gavs-ı A’zam Abdülkadir Geylani Hz. leri zamanında meydana gelmiştir.
Muhittin Arabî Hz. nin babasından rivâyet olunur ki: Cenâb-ı Hak bu zâta her türlü nimet ve devlet ihsan buyurduğu halde kendisine vâris olacak bir erkek evlâdı olmadığına çok müteessir olduğu için şimdiki İspanya olan Mağrib’de birçok evliyanın himmetlerine başvurmuş, malesef hiçbir zâtdan derdine derman olacağına dair müjde alamamış.
Çok zamanlar evlâd hayaliyle kalbi rahatsız olan bu zâta günün birinde bir meczûb-u ilâhi rastgelir ve ona der ki:
“Sana himmet ve inâyet, derdine derman ancak Hazreti Gavs-ı A’zam Abdülkadir Efendimiz’den olacaktır. Hemen Bağdat’a git, Cenâb-ı Gavs’a müracat et. Zira şimdiki zamanın tasarruf sahibi odur. Senin muradını Cenâb-ı Hak, O Zât’ın sayesinde ihsan buyuracaktır.”
Muhiddin-i Arabi Hz. Ali bu müjdeyi alır almaz derhal Bağdat’a sefer eder ve şehre girince doğruca Gavs-ı A’zam Abdülkadir Geylani Hz.lerinin huzuruna varıp el öper ve kendisi hiçbir şey söylemeden Hazreti Pîr kendisine der ki:
“Senin için erkek evlâd mukadder değildir. Biz nereden sana erkek
evlâdı bulup verebiliriz?”
Muhiddin-i Arabi Hz. Ali bu kelâmı işitince Hazreti Pîr’den şöyle niyazda bulunur:
“Sultânım! Nasîbimde erkek evlâdı olmadığını biliyorum. Fakat sizin, Hakk’ın izniyle her şeye kaadir olduğunu ve bana bir evlâd vermek kudretinde bulunduğunu da biliyorum. Gavsiyyetinize sığınan benim gibi âciz bir insanın lûtuftan mahrum edilmeyeceği kanaatindeyim. Cenab-ı ilâhiden bana çok hayırlı bir evlâd ihsân edilmesini sizin
kereminizden istirham eylerim. Zira, İlahi sohbet yerine başvuranlar, ümitsiz olarak geri dönmezler.”
Gavs-ı A’zam bu ihlaslı adamın hatırını memnun etmek için:
“Yâ Muhiddin-i Arabi Hz. Ali! Zürriyetimde bâkî kalan son evlâdımı İlahi kudret ile sana bahşettim.” deyince, Muhiddin-i Arabi Hz. Ali çok memnun kalarak, memleketi olan Mağrib şehrine döner. Bu manevî ilâhi sır ile Cenâb ı Hak da hikmetle tecellîsini gösterir. Bir müddet sonra Muhiddin-i Arabi Hz.ü’ş-şüyûh (Muhiddin-i Arabi
Hz.lerin Muhiddin-i Arabi Hz.i) Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri doğar.
Özetle bu İslam ümmeti içinde Cenâb-ı Hak iki Muhyiddin yaratmıştır ki, biri peder-i manevî Gavs-ı A’zam Seyyid Sultan Muhyiddin Abdülkadir-i Geylani, diğeri de O’nun manevî evlâdı olan Kutbü’l-Aktâb Hazreti Muhyiddin-i Arabî’dir. Bu iki Zât’ın evliyaullah
arasında kadir ve kıymetleri pek yüce ve mukaddesdir.
Allah O’nlardan razı olsun.

Gavs- A’zam Seyyid Muhyiddin Apdülkadir Geylani Hz.’leri vefatından evvel arkadaşlarına şöyle buyurmuştur: “Şu hırkayı alın, Mağripten gelecek aziz bir vücuda verin, o, Muhiddin-i Arabi’dir.”demiş, vefatından nice yıllar sonra bu hırkayı Muhiddin-i Arabi Hz.’lerine vermişlerdir. Muhiddin-i Arabi Hz.’leri de aynı hırkayı üvey oğlu,
çok sevdiği Sadrettin Konevi Hz.’lerine vermiştir.

İbn-i Arabi Hz, Endülüsün Mursiya kasabasında 7 Ramazan 560 (7-Ağustos-1165) yılında doğmuştur. 8 yaşında iken Mursiya’dan İşbiliye’ye taşınmışlar ve ilk tahsiline İşbiliye de başlamıştır.
Gençliğinin bir devrinde bazı valilere katiplik yaptığı bilinmektedir. Küçük denecek yaşta iken şiddetli bir hastalığa yakalanmış, hastalığın tesiriyle bayılmış ve kendisini ölü
sanmışlar. Bu hastalığı Futuhat-ı Mekkiye isimli eserinde şöyle anlatır: “Bu esnada çirkin suratlı kimselerin kendisine eziyet etmek istediklerini, buna karşılık güzel yüzlü ve kokulu bir şahsın kendisini kurtarmaya çalışıp, ötekileri dağıttığını görmüş, bu şahsa kim olduğunu sorunca, “Yasin suresi” cevabını almıştır.
Kendisine gelince, babasının başı ucunda ağlayarak, Yasin suresini okumakta olduğunu görmüş. Bu ve buna benzer olaylar hayatı boyunca defelarca tekrarlanmış ve onun tasavvufi fikirlerinin esaslarından birini teşkil etmiştir. Herhangi bir şeye delalet eden isimler ona bir insan şahsı gibi görünmüş ve bu insan kendisine türlü konular
hakkında bilgi vermiştir. Bu hadiseden bir süre sonra İbn-i Arabi Hz. Bir süre halvete çekilmiş, her sahada, bilhassa Tasavvufi marifetler sahasında hiç bir şey bilmezken, şahıs olarak görünen isimlerin telkini ile halvetten herşeyi bilir olarak çıkmıştır. Bu
halini gören babası onun yakın dostu, zamanın en büyük felsefecilerinden biri olan İbn-i Rüşd’ün yanına bir iş bahanesiyle göndermiştir.
İbn-i Rüşd, İbn-i Arabi Hz.’lerini görünce, ona sarılmış ve “Evet” demiş, kendiside buna “Evet” cevabı vermiştir. İbn-i Rüşd anlaşıldığına sevinirken, İbn-i Arabi Hz.’lerinin “hayır” demesi üzerine, canı sıkılmış, rengi atmış, felsefesinin yalnış olup-olmadığından şüpheye düşerek, ona şu suali sormuş:
-“İlham ve keşf ile nasıl bir netice elde ettin? Bu bizim mantıklı düşünce ile elde ettiklerimize uyuyormu?”
-İbn-i Arabi Hz.’leri buna: -“Evet, Hayır. Evet ile hayır arasında ruhlar bedenlerinden, boyunlar gövdelerinden ayrılır.” cevabını vermiştir.
Bunun üzerine İbn-i Rüşd, sararıp titremiş, böyle bir kimse ile görüşmeyi nasip ettiği için Allah’a hamd ve şükür etmiştir. O zaman İbn-i Arabi Hz.’leri henüz 18 yaşında idi. Kendisine vakıf olan ilhamlara rağmen, İbn-i Rüşd’ün yüksek düşünce ve bilgilerini kabul eden İbn-i Arabi Hz.’leri, onu bir daha görmek istediği halde, bunun mümkün olmadığını, aralarına gerilen bir perdenin (Hicap) buna engel olduğunu söylemiştir. 1194 yılına kadar, her ne kadar Endülüs ve Kuzey Afrika’nın bir çok şehirlerini dolaşıp, bu şehirlerdeki çeşitli tasavvuf büyükleriyle görüşsede esas olarak İşbiliye’de kalmış, 1194 yılında Tunus’a, 1195 yılında da Fas’a gitmiş, 1199 yılında Kurtuba’da İbn-i Rüşd’ün cenaze töreninde bulunmuştur.
Yanında bulunan arkadaşının dikkat çekmesi ile Marakeş’ten gelen cenazenin bir hayvan üzerinde, bir tarafında cenaze, bir tarafında eserleri olarak dengeli bir biçimde olduğunu görmüş ve arkadaşına, “Ümitlerinin gerçekleşip-gerçekleşmediğini ne kadar
bilmek isterdim.” demiştir. 1201 yılında Magrip şehrinde iken, Hz. Hızır ile Musa’nın (A.S) makamına erişmiştir. Buradan, Tunus’a, geçmiştir. Tunus’tan Mısır’a gitmek üzereyken yol üzerinde, sazlıklar içinde ömrünün 30 yılını geçirmiş bir adama tesadüf etmiş. Adamın hali hoşuna gittiğinden onunla 3 gün kalmış ve onunla birlikte ibadetle meşgul olmuştu. Adam her gün denizden 3 balık tutar, birini yer, birini azat eder, birini de misafire ikram edermiş. Ayrılacağı zaman Muhittin Arabi Hz.’lerine nereye gittiğini
sormuş, Mısır’a gideceğini öğrendiğinde gözleri dolarak, “Ah! Benim de üstadım Mısır’dadır. Ona git ve benim selamımı söyle, bana biraz hikmetli sözler ve nasihat iste” demiş. Muhiddin-i Arabi Hz.’leri hayretler içinde, bu dünyadan elini eteğini çekmiş bir kişinin nasıl olupta hala nasihat ve hikmetli söze ihtiyacı olacağını düşünerek Mısır’a varmış ve bahsettiği üstadın sarayını bulmuş. Üstadı, debdebe ve tantana içinde bir dünya ehli gibi yaşarken bulmuş, kendisinden, o şahıs için nasihat istediğinde; üstadı:
-“Ona git söyle, gönlünden dünya muhabbetini silsin.” Demesiyle hayret ederek bir süre sonra, o şahısla karşılaşıp üstadının söylediğini aktarınca, bu dünyadan elini çekmiş gibi
görünen şahıs derin bir ah çekerek “Ben otuz küsür senedir burada ibadet ediyorsam da hakikatte gönlüm dünyadadır. Üstadım dünya ziynetleri içindeyse de kalbinde zerre kadar dünya sevinci ve kederi yoktur. Ey Muhittin! işte bizim hakikatte farkımız budur” demiştir.
Bu hikayeden bize ders; insanlık cemiyet hayatı üzerine kurulmuştur. Kalbin arınması da yine insanlar arasında yaşıyarak ve Allah’ın isim ve sıfatlarının zuhurunu müşahede ederek tefekkür ve kalb temizliğinin, yüzlerce yıl halvette kalmaktan daha önemli bir irfan yolu olduğudur.
Muhiddin-i Arabi Hz.’leri bir yıl sonrada Tunus’tan gemi ile Mısır’a geçmiş. Mısırda; Taki Al-din b. Abdulrahman’ın elinden Hızır A.S’ın hırkasını giymiştir. Buradan Kudüs’e geçmiş, Kudüste bir kaç gün kalarak, yürüyerek Mekke’ye gidip Hacc’ını yerine getirmiştir. Burada iki yıl kalarak manevi hallerinin en yüksek noktasına
erişmiştir. Mekke’de kaldığı iki yıl boyunca sık sık Kabe’yi tavaf edermiş. Bir seferinde Kabe’yi tavaf ederken, herkezin gölgesini olduğu halde, çok uzun boylu bir adamın gölgesinin olmadığını farketmiş. Uzun boylu adam tavaf ederken; -“Bizler de sizler gibi bu beyti tavaf ediyoruz” dermiş.
Yanına yaklaşıp, kim olduğunu sorduğunda:
- Ben senin büyük atalarındanım, demiş.
- Sordum:
- Hangi asırda yaşadınız?
- Kırkbin sene evvel vefat etmiştim.
- İnsanın atası olan Adem’in (A.S) altıbin sene evvel halkolunduğunu söylerler.
- Sen hangi Adem’den bahsediyorsun? Bil ki; insanın ilk atası olan Adem’den evvel yüzbin Adem gelip geçmiştir.” dedi.
1202 yılında Allah’a kendi kendine söz vererek oruca başlamış ve üç ay boyunca hiç bir şey yemiyerek ve içmiyerek, Allah’ın ona açtığı ilahi bilgilerle kendisinden hiç bir şey katmıyarak fütuhat-ı Mekkiye adlı eserini yazmıştır. Bu üç ay süresince Kabeyi tavaf
ederken, zemzem, kulak ile duyacak şekilde, kendisinden su içmesini isterdi. Fakat kendisi, Ulhi yakınlığın son noktasına geldiği bu haller içerisinde, onu dinlemenin bu hali sona erdirecek bir perde olacağını düşünerek, Zemzem’e susmasını söylerdi.
Bir rivayete göre Fütuhat-ı Mekkiye’yi tamamladığı vakit, sayfalar halinde onu Kabe’nin damına koymuş. “Eğer bu kitapta benden bir kelime varsa, bu sahifeler kaybolsun” demiş, bütün kış bu sahifeler evinin damında kaldığı halde, hiç bir sahifesi kaybolmadıktan sonra kitap tamamlanmıştır. 1203 yılında gördüğü bir rüyada: Kabenin
duvarları altın ve gümüş tuğlalarla örülmüştü, kendisi bunun güzelliğini seyrediyordu. Orada iki tuğlalık bir boşluk vardı ve nefsi iki tuğla halini alarak bu boşluğu dolduruyordu. Kendisi hem onları seyrediyor, hemde yerlerini doldurduğunu, yani zat’ı ile
onların Zat’ının aynı olduğunu görüyor ve anlıyordu.
1204 yılında Ali b. Abdullah b. Caminin elinden ikinci defa Hızır’ın (A.S) hırkasını giymiştir. Aynı yıl Muhiddin Arabi Hz. Malatya’ya geldiği yıldır. Malatya’dan Konya’ya geçmiş. Konya’da, Selçuklu hükümdarlarından büyük destek görmüştür. Kendisine 100.000 dirhem değerinde ev bağışlanmış, fakat kendisine gelen bir dilenciye “Ey
dilenci, şu anda saraydan başka bir şeyim yoktur. Allah rızası için şu ev senin olsun” diyerek, bu evi sadaka olarak bağışlamıştır. Bu arada bir çok kereler Kudüs, Mısır’ı ve Halep’i ziyaret etmiştir.
Büyük dostu Maceddin İshak’ın vefatı ile onun dul karısı ile evlenerek Sadrettin-i Konevi Hz. Üvey babası olmuştur. Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin bu evlilikten iki oğlu ve bir kızı meydana geldi.
Oğullarından Sadullah 1222 senelerinde Malatyada doğdu. Bütün ömrünü hadisi şerifle, nakil tedrisiyle (Tarikat öğretimi) geçirdi. 44 yaşında Şam’da öldü. İmadettin de Sadullah’tan 6yıl sonra Şam’da vefat etmiştir. Kızı Zeynep küçük yaşta iken ölmüştür.1230 yılında, üvey oğlu Sadrettin Konevi Hz. ile birlikte Şam’a yerleşti ve
ölünceye kadar burada kaldı.

1240 yılının bir cuma gecesi, Rıhlet (Geçmek, göçmek) kelimesinin bir remzi olarak bu dünyadan ayrıldı. Ömürleri 75 yıl olup Hakim ismine mazhar olmuştur.
Muhiddin-i Arabi Hz.’leri bu günkü Şamı’ın Salihiye mevkiine gömüldü. Bir süre sonra mezarı kaybolmuş ta ki, Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı alınca, Vasiyeti gereğince mezarı buldu. Zira, Muhiddin-i Arabi Hz.’leri kitabında: “Şin Şın’a girerse benim mezarım meydana çıkar” demiştir. Yavuz Sultan Selim, Şam’a girince de mezarı buldurtup, oraya mükemmel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırmıştır. Ayrıca Muhiddin-i Arabi Hz.’lerinin ayak vurduğu yere giderek buradaki hikmeti anlamak istedi. Tam Muhiddin-i
Arabi Hz.’lerinin ayağını vurduğu yeri kazdırdığında, bir küp altın bulmuşlardır.

Muhiddin-i Arabi Hz.’leri hakkında Hakikat ehli olmıyan bazı kimseler kendisinin hayatta olduğu zaman da olduğu gibi, şimdi de ilimleri yeterli olmadığından ötürü bazı yersiz karşı çıkmalar olmaktadır. Zaten bizim bu kitabı hazırlamamızdaki temel neden de
budur. Şimdi Yavuz Sultan Selim Han zamanına dönelim ve Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislamı büyük insan ve Müftiyüssakaleyn ünvanını kazanmış İbni Kemal paşa’nın Muhiddin-i Arabi Hz.’leri hakkındaki fetvasını bugünkü dile aktaralım.
“Ey İnsanlar! Biliniz ki Şeyhlerin en büyüğü, kerimlerin en önde gideni, Arifler kutbu ve Allah’ın birliğine inananların İmamı Endülüslü Muhammed İbnül Arabi Ayet ve Hadislerden hüküm çıkarabilenlerin en kamili ve Fazilet sahibi bir Yol göstericidir.
Zamanın Alim ve Faziletli kişilerinin bilgilerindeki hayat hikayelerini, (kıssalarını) inkar ve inkarında ısrar ederse, şüphesiz delalette kalır. Kendilerinin “Füsusül Hikem ve Futuhat-ı
Mekkiye” gibi bircok eseri vardır. Bu eserlerdeki meselelerden bazılarının lafız ve manası malum ve emri ilahi, bazısı Nebevi açıklamalar ve bazısı keşif ve manevi bilgileri bilenlerden başkasına kapalıdır, zahir ehlinin idrakinden gizlidir. Bu manaları
anlamayanlara bu makamda susmaları vacip olur. Zira Cenab-ı Allah “Bilmediğin şeye tabi olma, tahkik, kulak, göz ve kalb bunların herbirisinden sahibinin ilmi derecesinde sual olunur.”
Ayrıca “bir mümine kafir diyen, şüphesiz küfretmiş olur” hadisini de hatırlatırız.

Muhiddin-i Arabi Hz.’leri sadece Asya ve Arabistan da değil tüm dünyada bilinmektedir. İşte buna bir örnek:
İkinci dünya savaşının devam ettiği 1943 yılında bir Türk heyeti Amerika’yı ziyaret etmektedir. Cumhur başkanı Roosewelt hasta olmasına rağmen heyetimizle görüşmeyi arzu eder. Bundan sonrasını heyette bulunan zattan dinliyelim:
“Başkan Beyaz saraydaki dairesinde bizleri kabul edip oturttuktan sonra sözlerine;
“Bir Türk heyetinin Amerika’yı ziyaretini bana bildirdikleri andan itibaren sizlerle tanışıp, politikanın dışında bir görüşme yapmayı arzu etmiştim” diye başladı ve devamla;

“Gerek Amerikalı, gerekse dünyanın her köşesinden gelen ilim adamlarıyla yaptığım özel görüşmelerimde bugüne kadar dünyada ilim, felsefe ve mistik alanda sayıları bir çok insanın yetiştiğini bilinmekle beraber bunların en büyüğü olarak hemen hepsinin bir tek insan üzerinde ve yaşadığı sürede beşyüze yakın eser bırakmış Endülüslü tanınmış Alim ve Mutasavvıf Muhittin el Arabinin üzerinde birleştiklerini tesbit ettim. Yalnız benim için aydınlanması gereken bir husus var. Füsusül Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiye gibi değerli bir çok eser yazan bu büyük insan hakkında neden İslam bilginleri aleyhinde bulunmuşlar, yakışıksız sözler söylemişler ve ölümünden sonra da mezarını belirsiz bir hale getirmişler? Ancak bu zatın ölümünden üçyüzyıl sonra bir Türk Hakanı Sultan Selim Mısır’ı almaya giderken mezarını buldurup, türbesini yaptırmıştır. Bu jest şüphesiz ona karşı duyduğu saygıdan ileri gelmiştir. Fakat bu geçikme neden? İşte bunu bilmek
istiyorum.”
Benim bu sahada meşgul olduğumu bilen Heyet Başkanı, cevap vermeyi bana bıraktı:
“Efendim, önce şunu bilhassa belirtmek isterim ki, bütün İslam bilginleri Şeyhül Ekber Muhiddin-i Arabi’nin aleyhinde bulunmamışlardır. Bu zatın aleyhinde bulunanlar daha ziyade zahiri ilme mensup bilginlerdir. Bunlar onun geniş kapsamlı Allah’ın vücud
birliği fikirlerini, ya kavrayamamış veyahut İslam şeriatine uygun düşmediği düşüncesine kapılmışlar ve onu bu yüzden haksız yere yermişlerdir. Fakat batıni ilme mensup bilgin, hakikat ve irfan ehli kimseler, onu gerçek yönleriyle tanımış ve onu en büyük bir müctehid (Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış büyük İslam alimleri ve
önderleri) ve Mutasavvıf olarak kabul etmişler ve kendisine büyük saygı duymuşlardır. Yalnız onun eseri olan Füsusu yüze yakın Türk ve İslam bilgininin şerh etmesi buna bir delil teşkil eder.” Dedik.
Bunun üzerine Başkan gülümsedi ve “Şimdi durum benim için aydınlandı, teşekkür ederim” diyerek önündeki çekmeceyi açtı. “Bakınız ben hergün işime başlamadan önce o büyük insanın Fütuhat-ı Mekkiyesini okurum, halen üçüncü cildini hayranlıkla okumaktayım” dedi ve kitabı bize gösterdi. Hepimiz hayretler içinde kaldık”

Evliyalar , ,

Muhiddin Arabi ve UFO olayları

Aralık 13th, 2009

Muhiddin Arabi ve UFO olayları

Kitabın adı “Dürr-i Meknûn” yani “İnci Dizileri”

Birçok eski İslam kaynağında olduğu gibi büyük bilge Muhiddin Arabi´nin de birçok eserinde çizgidışı anlatımlar vardır. Geçmişte ve hatta günümüzde dinsel tutuculuğun içinde sıkışıp kalan bu anlatımlar aslında klasik anlamda bilinen mitolojik söylencelerden farklı değildirler. Ve birçoğu Aztek İnka Tibet Hint ve Çin kaynaklarında anlatılan öykülerin içerikleriyle eş değerdedir. Yani doğaüstü güçlerden olaylardan ve yaratıklardan söz etmektedirler. Acaba kimlerden söz edilmekte ve neler anlatılmaktadır daha doğrusu gizemin karanlıklarında saklananların gerçek anlamları nasıldır?

İsmi Ebubekir Muhiddin´di. Ona birçok lakap takıldı; “Muhyiddini Arabi-Şeyh ül Ekber-Hatem ül Evliya- Şeyh ül Azam-Kutbul Arifin-İmamül Muvahhid ve Rehberü Alem gibi.. Arabi İspanya´da Endülüs Mürsiye´de 1165 yılında doğdu sekiz yaşından itibaren Sevilla ve Kurtuba´da eğitim gördüğü ve ünlü bilge İbni Rüşd´den ders aldığı ve eğitim gördüğü belirtilmektedir. Genç yaşta Hac´ca gitti. Mısır Irak ve Şam´a gittikten sonra Konya´ya geldi. Bir sonraki dönemin önemli İslam bilgesi Sadrettin Konevi ile tanışıp annesiyle evlendi. Konevi´nin o sırada 8 yaşlarında olduğu sanılıyor. Sonra Şam´a döndü. Abdülkadir Geylani Şeyh Ebu Medyani Ebu Hasan Cami ve Cemaleddin Yunus gibi İslam bilgeleriyle beraber çalıştı. Yine söylentilere göre Mevlana bu dönemde Arabi´nin yanına gelip. bir süre öğrencisi olmuştur. Beşyüzden fazla kitap yazdığı söylenir bunların yaklaşık üçyüzü günümüze ulaşmıştır ve çoğu Mekke´dedir. Arabi Edison´un bir kitabında bile “Üstad” adıyla geçmektedir. Arabi 1240 yılında 78 yaşında öldü. Kesin olmamakla beraber öldürüldü söylenmektedir ama bu konuda sağlam bir kaynak yoktur. Şam´da Kasyon Dağı eteklerindeki Salihiye denen yere gömüldü sonra mezarı kayboldu. Mezar çok sonralarda Osmanlı Sultanı Yavuz Selim tarafından bulunarak türbe haline getirildi.

Arabi´nin bilinmeyen yönleri

Muhiddin Arabi´nin çok iyi bir simyacı olduğunu tarihçi İbni Cevza yazar. Ayrıca İlmi Cifr (nümeroloji) ve İlmi Havas (Kuran´nın bazı ayetlerinden sonuçlar çıkarmak için özel dualar etmek) konularında usta olduğu söylenir. Arabi´nin üstün zekalı bir düşünür ama aynı zamanda da bir maji bilgesi olduğu düşünülebilir. Kehanet kitapları vardır ve yine bazı kitaplarında astroloji nümeroloji ve büyüden söz eder. Onu reddedenler arasında İbni Haldun İbni Teymiye Teftazani Muhammed üy-Halebi ve Cevvizade gibi önemli İslam bilgeleri vardır. Ama bu karşı çıkışın temelinde bazı gizem bilgilerinin halka anlatılmasının mahzurlu olduğuna inanmak ve sapkınlığın oluşacağını sanmak gibi faktörler vardır. Yanısıra da hem yukardaki isimlerin hem de onları izleyen taklitlerinin Arabi´nin bilgi düzeyine erişemedikleri düşünülmelidir. Büyük bir olasılıkla onu anlayamamış ve karşı çıkmışlardır. Aşağıda yer alan ve konumuzu ilgilendiren bölümler Arabi´nin “Dürr-i Meknûn” adlı eserinden alınarak yorumlandı. Ama bu yorumlar günümüz çizgisine uyularak yapılmıştır. Yani temel olarak “Danikenizm” kullanılmıştır. Elbette ki bu yoruma katılmayanlar olabilir.

* Bir şehir vardır ki ona Rumiyye denir. ahir zamanda inananlar her yeri alacak ama orayı alamayacaklar. Orası çok büyük bir şehirdir. Orada parmağı kulağında bir heykel vardır yüzü Bilal´e benzer. Bir diğer heykelde at üzerinde duran biri vardır yüzü Ali´ye benzer. Bir başka heykel vardır yüzü Peygamber´imizin kızı gibidir. Hz İsa; “Benden sonra bunlar gelecekler..” demiştir. Bu heykellerin hangi yönü harab olursa o yöndeki ülkeler ve şehirler harab olacaktır.
Kaynak: Delinetciler Paylaşım Forumu http://www.delinetciler.net/forum/ufolarla-ilgili-fbi-dosyalari/35599-muhiddin-arabi-ve-ufo-olaylari.html

Yorum: Burası hangi kentti acaba? Herhalde heykellerin yüz güzellikleri onların kutsal kişilere benzetilmesine neden oldu. Rumiyye büyük olasılıkla Araplar için Anadolu´ydu. O zaman bu kent antik Efes Milet veya Afrodisyas olabilir.

* Yine Hint´te bir heykel vardır. Ucuzluk olduğu zaman ağzından güzel sesler hasta olduğunda kötü sesler çıkar. Üzerinde iki yüz vardır; boyu 250 arşındır (17 m.). Ağız budun ve kulaklarında kuşlar yuva yapmıştır. Bir başka heykel vardır iki eli havadadır ağzından on değirmeni döndürecek su çıkar. Önünde bir göl vardır.

Yorum: Yer belli Hindistan ve ağzından akan suların bir havuza dolduğu dev bir Hindu tanrı heykelinden söz ediliyor.

* Yine oralarda bir başka heykel vardır dört eli vardır. Bir ile dua eder gibi öteki eli şikayet eder gibidir üçüncü elini böğrüne koymuş dördüncüsüyle birşey tutmaktadır. Kimse bilmez ne şeydir.

Yorum: Yine Hindistan ve bu heykeli tanıyoruz; kan ölüm ve kötülük tanrıçası Kali.

* Firengistan´da bir yer vardır. Orada da bir resim. O şehre fakir biri gelse keşişler fakiri resmin önüne ***ürürler. Resim fakiri görünce ağlar. O zaman keşişler fakire güzel bir verirler ve Hıristiyan yaparlar. Ama ondan sonra resim bir daha ağlamaz.

Yorum:

Avrupa tabii ki Frengistan. Demek eski çağlarda da stigmatik Meryem veya İsa resimleri veya ikonaları vardı. (Stigma bazı pşisik etkiler sonucunda dinsel objelerde veya kişilerde görülün gözyaşı ve kan damlaları)

* Yine uzunluğu 1000 arşın (68 m.) olan bir alet vardır. Üzerinde filden büyük bir kuş vardır öteki kuşlar gelip üzerine konunca kanatları yanar ve düşerler.

Yorum:

Bunu bilemiyoruz. Herhalde dünyadışı birşey olsa gerek.

* Mağrip´te bir şehir vardır adına Kurvat denir şimdi yıkıktır. Oradaki sarayda altın bir taht vardır ve de üzerinde bir resim. Resim garip bir dille konuşur ama kimse anlamaz.

Yorum: Burası bal gibi Atlantis´ten kalmış bir üs olabilir.

* Acaip yerlerden birisi de Adem Peygamber´in mezarıdır. Mezar Serendip Dağı´ndadır uzunluğu 60 arşın (4 m.) çapı 40 arşın (2.7 m.) 20 arşını (1.3 m.) denizin içindedir. Deniz canavarları üzerinde yüzerler.

Yorum: Böyle bir yer var. Sri Lanka´da. Adem´in ayak izi burada deniyor ama mezarı diyenler de var. Kim kazı yaptı ki bilelim?

* Horasan´da demirden yapılmış bir aslan vardır. Ağzından ateşler çıkar. kim yaklaşsa yanar. Bir gün oraya gelen birisi ateşten kurtularak yanındaki mağaraya girdi. Orada içinde ipekler giymiş bir ölünün yattığı bir tabut gördü.

Yorum: Bu da eski uygarlıklardan kalmış olsa gerek ya da uzaylılar birşeyi koruyorlar. Dev ölüler ise eski metinlerde ve Tevrat´ta adları geçen “Nefilimler” olabilirler.

* İskenderi Zülkarneyn yine bir mağarada bir kolu minare uzunluğunda bir dişini bir devenin kaldıramayacağı bir ölü gördü. Başka bir mezarda ise gözünün içine bir adamın girebileceği bir ölü vardı.

Yorum: Yine aynı devler…

* Yine İskender bir gece deniz kenarında giderken denizden bir canavarın çıktığını gördü. Ağzında dev gibi bir inci vardı inci ışık verirdi. Canavar inciyi yere koydu ve karaya çıktı. Balıkçılar bağırınca canavar inciyi bırakıp suya girdi. Balıkçılar inciyi aldılar Şah´a ***ürdüler. Şah inciye baktı ve içinde yedi iklimi gördü. Dağlar denizler şehirler adalar görünüyordu. Hepsini incinin içinde gördü.

Yorum: Bir uzay aracı var gibi… Işık veren inciyi bir tür monitör olarak düşünebiliriz. Bir lap-top monitör olabilir. İyi de acaba Şah monitörü ne yaptı?

* Halife Muktedir zamanında iki insan vardı. İkisi de kadındı ve boyları yüzer arşındı (6.8 m.) dağda yaşarlardı. Askerler onlara yaklaşmazdılar ama birgün ikisini uyur buldular ok attılar ikisini de öldürdüler.

Yorum: İnsanların ettiği nankörlüğe bakar mısınız? Ya devleri ya da dev uzaylıları uyurken öldürmüşler.

* Türkistan ulu bir yerdir. Halkının ömrü uzundur şifalı otlar yetişir gergedan eti yerler sultanları file biner.

Yorum: Türkistan nasıl bir yermiş böyle? Fakat Türkistan´da gergedanlar ne arıyorlar? Ya filler? Türkistan´la Hindistan karışmış olabilir mi?

* Türk diyarlarından Merd şehrinde yaşayan bir uluya oradaki acayiplikleri sordular. O da; “Evvelce burada taştan bir put vardı. Boyu yüz arşından (6.8 m.) fazlaydı. Gökten indi diye taparlardı.”

Yorum: Bu bir roket olabilir mi?

* İskender hortlağı perisi çok olan biryer gördü. Periler bir saat insan bir saat korkunç oluyorlardı. Bazılarına göre bunlar insan bazılarına göre cindir. Cin tayfası göğe çıkmak istediğinde yer ve gök arasında duran melekler onlara mani olurlar ellerinde kıvılcımlar vardır cinleri kıvılcımlarla düşürür öldürürler.

Yorum: Uzeyda birşeyler oluyor.

* Onlar geceleri dağlarda insan şeklinde yolcuların önüne çıkarlar. Kah uçar kah dururlar. Yolculara sıkıntı çektirirler. Çok kimse bu devleri görür saçlı sakallı dervişe benzer yüzleri olan geyiklere binerler… Bu dağlarda geyiğe binmiş evliyalar dolaşır.
Kaynak: Delinetciler Paylaşım Forumu http://www.delinetciler.net/forum/showthread.php?t=35599

Yorum: İnanılmaz ama bunları yazanlar “StarWars II”yi izlemişler. Filmdeki saçlı sakallı insanımsı suratlı geyiğe benzer yaratıkları anımsadınız mı?

* Ulu Tanrı 18.000 alem yarattı. Birçok mahluk ile doldurdu. Kiminde melekler kiminde türlü türlü mahluk vardır. O alemlerin birisi Zümrüd alemiydi. Onlar uça uça kendi alemlerinin hududuna geldiler ve başka bir aleme geçmeye karar verdiler. Havaya aktılar süzüldüler küreleri geçtiler ve geri dönmediler.

Yorum: Galaktik yolculuk daha iyi anlatılabilir mi? Kimbilir ne zaman geri dönecekler. Kimler mi? Bilmiyoruz ama belki de geldiler..

* Süleyman´ın zamanında onu ziyarete gelen Belkıs yoldayken Süleyman´ın cinlerinden birisi Belkıs´ın sarayını ondan evvel getirmeyi teklif etti. Ama veziri aynı işi daha çabuk yapacağını söyledi. Süleyman vezirine izin verdi. Bir gürültü koptu ve aniden çölün üstünde bir saray belirdi. Sonra Belkıs geldi sarayın içindeki gölü su sanarak geçmek için eteklerini kaldırdı bir de baktı ki su değilmiş. Utanarak Süleyman´a geldi elini öptü. Süleyman Belkıs´a sarayın kendi sarayına benzeyip benzemediğini sordu. Belkıs çok benzediğini söyleyince Sülayman şükür etti.

Yorum: Ya ışınlanan bir yer ya da görünmezlikten görünürlüğe geçen bir uzay aracı. Belkis bastığı yerin su olduğun sanmıştı ama herhalde cam veya kristalize bir zemindi.

* Süleyman´ın tahtı bir acayipti. Uzunluğu üç mildi. Sağ ve sol yanlarında 12.000´er kürsü vardı buralardaki kızıl altın ve gümüş sandalyelere bilginler otururdu. Süleyman´ın bulunduğu kürsü dört arşın (2.72 m.) büyüklüğündeydi. Kürsüde altından ve gümüşten yapılmış kutsal kitaplardan dersler veren oniki hoca vardı. Seslerini Süleyman´ın kulağına rüzgar ***ürürdü. Tahtı da rüzgar ***ürürdü. Rüzgar dört tarafından eser tahtı ağır ağır kaldırırdı. Tahtın üzerinde sırçadan bir ev vardı ve daha onun üzerinde iki altın aslan duruyordu. Süleyman ne zaman ayağını tahta bassa taht çevrilirdi. Aslanlar ayağa kalkar pençelerini açarlar kuyruklarını yere vururlardı. Süleyman ne zaman kürsüye binse güneş yüzlüler inciler ve ateşler saçarlardı.

Yorum: Hezekiel´in gördüğü gökten gelen cismi anımsatıyor. Tüm anlatılanları elektromanyetik aygıtlara dönüştürün. Altın ve gümüşleri de titanyum veya diğer elementler olarak kabul edin. Ne görüyorsunuz?

* Süleyman´ın devlerinin kimisi İnsan yüzlü ötekileri kaplan suratlı veya gövdeli kimi öküz başlı kimi yılan şekilli kimi ejderha başlı kimi maymun yüzlü kimi eşek ayaklı kimi aslan yüzlü kimi fil gövdeliydi. Ağızlarından ateşler saçılır yüzlerine bakanın ödü kopardı. Hepsi Süleyman´ın emrindeydiler… Bunların gıdaları sıcak rüzgar ve kaynar suydu..

Yorum: Yine “Star Wars” ama bu kez birinci bölümdeki bar sahnesine benziyor. Ne kadar garip uzaylı yaratık varsa orada. Süleyman´ın uzaylı bir lider olduğunu düşünmemek elde değil.

* Itlak diye bir şehir vardır. İskender oraya gitti. Halkına görünmedi.. Üç gün burada kaldı hayran hayran seyretti… Oradan başka bir şehire gitti içinde 200 dağ 200 kale vardı. İçinde hergün savaşan periler yaşardı.. İskender görünmedi şehirden çıktı gitti.. sonra geri döndü geldi bu kez onu gördüler. O anda değirmen taşı gibi bir fırıldak koptu geldi her kime dokunsa yok ederdi..

Yorum: İskender´in görünmezlik sağlayan bir aracı var. Dönüp gelen fırıldak elbette ki bir uçan daire olsa gerek.

* Allah´ın yeryüzünü 70.000 yıl evvel yarattığı söylenir. O vakitten Adem´e kadar elbet dünya sessiz kalmadı… Fakat bazı rivayetlerde haber verildiğine göre her devir 7.000 yıl olmuştur. Bu zamanda bir mahluk geldi ki Allah emir ve yasaklarını onlara bildirdi. Sonra isyan ettiler ve Allah onları değiştirip başka mahluk haline getirdi. Dünyanın sonuna 7.000 yıl kala insanın yarıtıldığı rivayet olunur. Onun için Adem´e son mahluk denir. Zaman geldi yeryüzü hayvanat oldu Allah onlara da peygamber yolladı.. Emre uydular sonra içlerinde azgınlık başladı ve Allah onları yok etti… Sonra başka kavimler yarattı.. Bunların bazısı rüzgardan yaratıldı. Böylece her mahluk devrini tamamladı ve sonra Allah cinleri yarattı. Ev yapmasını bilmeyen mağaralarda yaşayan bir mahluk daha vardı..

Yorum: Sanki Madam Blavatsky´nin “Gizli Doktrin”inin ilk bölümünü okuyoruz. Yaradılış öyküsü tamamen bu okült kaynağın aynısı. Bu gezegenden kimler geldi kimler geçti…

* Derler ki Kaf Dağı´nı görenlerin sayısı dörttür. Adem´den sonra ikincisi Süleyman´dır. Tahtını yel ***ürür bir günde bir aylık yol giderdi… Üçüncüsü Sülayman´dan üçyüz sonra yaşayan İskenderi Zülkarneyn´dir rivayete göre onun tahtını bulut ***ürdü..

Yorum: Süleyman gibi efsanevi bir kişilik olan İskenderi Zülkarneyn´de (Dikkat edin bu ismin Makedonyalı Büyük İskender´le ilgisi yoktur) büyük olasılıkla dünyadışı bir canlı olsa gerek. İkisi de özel araçlarla uçabiliyorlar.

Başka söze gerek yok. Bunlar Daniken´ın ve ötekilerinin verdikleri örneklerin çok daha ötesinde ve etkili örnekler. Yine de yoruma açıklar. Ama emin olduğumuz birşey var; kutsal metinlerin ardında farklı bir gizem yatıyor.

Evliyalar , , ,

Muhiddin Arabi’nin Eserleri

Aralık 13th, 2009

1-el-Futuhâtu’l-Mekkiyye fî Ma’rifeti’l-Esrârî’l-Mâlikiyye ve’l-Mülkiyye:

(”Mülkiyet ve mâlikiyetin sırlarını bilme hususunda Mekke’de gelen ilhamlar.” Bu­lak, 1274, 1292, ist. 1309). Futuhât’ın bir çok basımları var. Osman Yahya ve İbrahim Medkûr tarafından Mısır’da yapılan yeni tenkitli basımı devam etmektedir. H. 633, 636 tarihli müellif hattı ile olan nüshası Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nddedir. (No: 1845-1881) İbn Arabî’nin dört büyük cild halinde 598/1201′de Mekke’de yazmaya başladığı bu eserini ne zaman tamamladığı belli değildir. 628/1230 senesinde dör­düncü cildini, 635/1237′de üçüncü cildini yazmakta olduğuna dair kayıtları vardır (bk. Futuhât, IV, 105, III. 446, 895). Bunun anlamı şudur: İbn Arabî Mekke’de yazımına başladığı bu eserinin yazımına daha sonraki senelerde de devam etmiş, önce eserin müsveddelerini hazırlamış, imkân buldukça ve yeni malzeme temin ettikçe eserini genişletmiş, ilaveler yapmış, ese­rinin daha mükemmel olması için ömrünün son senelerine kadar çabalamış, vefatından kısa bir zaman önce ona son şeklini vermişti. Futuhâtın bazı nüshalarında görülen farklar da bunu göstermektedir.

İbn Arabî’nin Futuhât’ı yazmaya teşebbüs etmesinin sebebi, bu eserin giriş bölümünde de belirtildiği üzere (I, 12) Kudüs’ü ve Medine’yi ziyaret eden yazarın bundan sonra ilk defa Mekke’ye varıp Kâbe’yi ziyaret ettiği sırada kendisine gelen feyizleri ve ilhamları (Futuhât) Tunus’taki dostu Ebu Muhammed Abdülaziz ile Ab­dullah Bedr el-Habeşî’ye açma ve anlatma arzusudur. Yine bu eserin önsözünde belirtildiği gibi İbn Arabî Hz. Peygamber’i, öbür peygamberleri, melekleri, evliyaları ve alimleri bir gece rüyada görür. Kendisine beyaz bir cübbe (Hi’lat) giydiren Hz. Pey­gamber minbere çıkıp bir hutbe okumasını ister. Verilen görevi yerine getiren İbn Arabî: “Ruhu’l-Kuds’ten gelen bir vahiy olan o hutbe futuhâtın önsözüdür” der (Futuhât, III, 7).

Futuhât altı bölümden meydana gelir: a) Marifetler, b) Muameleler, c) Halller, d) Menziller, e) Münâzeleler (mücaheedât) f) Makamlar. Bu bölümler daha kısa alt bö­lümlere ayrılmış bunlara da bâb (sayısı 560) denilmiştir. Babların kısa ve uzun olanı vardır. Her babtan evvel konuya şiirle girilir. İbn Arabî babların baş tarafında yer alan bu şiirlerin o babların özeti değil, açıklaması olduğunu belirtir. Tasavvuf yolunda nâil olduğu feyz ve ilhamların çok kısa bir özeti olduğunu belirttiği bu eseri hakkında: “Bu kitabı, halka faydalı olsun diye yazdık, daha doğrusu ben değil, Allah yazdı. Onun için tümü de Allah’tan gelen feyz (feth)den ibarettir” diyyor İbn Arabî (Fu­tuhât, II, 93, IV, 502).

İbn Arabî, el-Futuhâtu’1-Mediniyye ve et-Tenezzalatu’l-Musuliyye isimli eserlerine ad koyarken tıpkı Futuhât gibi bunların kendisine semadan geldiğini ifade eden adlar koyar.

Futuhât’ta konular, meseleler ve bölümler arasında mantıkî bir bağlantı ve düzen her zaman görülmez. Bazen birbiriyle ilgisi olmayan iki husus bir arada zikr edilir, bazen konudan birden uzaklaşılarak araya yabancı meseleler konur, İbn Arabî de bunun farkında olup: “Kur’ân’da öyledir,” diye eserini savunmaktadır. Aslında (bk. Futuhât 89. ve 348. bablar) bir çok tasavvuf kitabında rastlanan bu husus, biraz da İbn Arabî’nin eserini uzun bir zaman aralığı içinde yazmış olmasından kaynaklanmaktadır.

İbn Arabî başlangıçta ayrı birer eser ola­rak kaleme aldığı kitap ve risalelerin bir kısmını da Futuhâtın giriş kısmına ekle­miştir: “Risaletul-Ma’lum min Akaidi Ehli’r-Rusûm (Akidetu’l-Avâm,Akidetuu’n-Nâşiye, Akidetu Ehli’l-İhtisas) ve el-Marifet gibi eserleri böyledir. (Bk. Futuhât, 1,163,172, 186).

Futuhât’ın anlaşılması güç yerleri Abdülkerim Cîlî tarafindan Şerhu Müşkilati’l-Futuhat adıyla şerh edilmiştir. Şa’rânî de Futuhâtı Levakihu’l-Envari’l-Kudsiyye adıyla önce kısaltmış (ihtisar), sonra bu kı­saltmadan yaptığı seçmeleri de el-Kibritu’l-Ahmer isimli eserinde toplamıştır. Onun el-Yevakit ve’l-Cevahir isimli eseri de Futuhât’ın hem özeti, hem şerhi sayılır. Buna rağmen anlaşılması kolay olmayan Futuhât üzerinde yeterince çalışıldığı; şerh ve talik yazıldığı söylenemez. Fusus’a yüzlerce şerh yazıldığı ve bir çok lisana tercüme edildiği halde Futuhât’ın bu ilgiyi görmemiş olması uzun ve hacimli oluşu, bir de bu eserin ve İbn Arabî’nin fikirlerinin bir özeti şeklinde görülen Fusus’un onun şöhretini gölgelemiş oluşu ile açıklanabilir .

( Rivayete göre İbn Arabî, Sûfi Şair İbn Fârız’dan tasavvuf konusundaki Hamriye kasidesini şerh etmesini istemiş o da: “Buna ne lüzum var. Futuhât onun şerhidir” demişti. Bk, Makkarî, II, 167. Futuhât Hüseyn Hamdî Nakşbendî tarafından Safvetu’l-Futuhâti’l-Mekkiyye fi Beyani’l-Hakikati’l-İlahiyye ve’l-Kevniyye adıyla kısaltılmıştır. Futuhât’ın sonunda yer alan el-Vasayâ bölümü de tercüme edilerek taş basmasıyla basılmış, daha sonra yeni harflere de çevrilerek “Müridlere Tavsiyeler” adıyla yayınlanmıştır. Futuhât’ın baş tarafı da Türkçe’ye tercüme edilerek taş bas­masıyla basılmış, daha sonra bu tercüme yeni harflerle de yayınlanmıştır. Futuhât’ın muhabbet bölümü de Fransızca’ya tercüme edilmiştir. Mavrice Glaton. Traite de L’amour, Paris, 1986. Türkçe tercümesi Mahmut Kanık tarafından yapılmıştır, İlahi Aşk, istanbul, 1988. Marifet ve Hikmet bahsi de yayınlanmak üzeredir. Futuhât konusunda daha geniş bilgi için bk. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Futuhad Maddesi.)

İbn Arabî Futuhât’ta her büyük düşünür gibi bütün dinî, sosyal ve beşerî, hatta tabiî ve maddî olayların kendi fikir sistemi içinde bir açıklamasını yapmış, çoğu zaman meselelerin önce herkes ta­rafından kabul edilen genel bir açıklamasını yaptıktan sonra kendi sistemine göre daha özel bir yorumunu vermiştir. Ayrıca başka eserlerde görülmeyecek, belki de bir mutasavvıftan beklenmeyecek şekilde hükümlerin hikmetleri, gayeleri ve sebepleri üzerinde de genişçe durmuş, böylece eserini bir bilgi hazinesi, bir tasavvuf ansiklopedisi haline getirmeyi başarmıştır.*

2-Fususu’l-Hikem. (Öz Hikmetler veya Hikmet İncileri) İst, 1309, Bâli Efendi Şer­hiyle, 1946,Kâhire,Affifi neşri)

İbn Arabî’nin en çok rağbet gören, en fazla istinsah edilen, okunan, üzeerine şerh­ler ve ta’likler yapılan, çeşitli dillere ter­cüme edilen eseri Fusus’tur. Bu kadar çok ilgi görmesinin sebebi İbn Arabî’nin bu ese­ri rüyasında gördüğü Hz. Peygamber’in tamamiyle ve aynen onun tarif ettiği şekilde yazmış olması daha doğrusu bu eseri harfiyyen ve aynen Hz. Peygamber’den almış olması, buna kendinden hiç bir şey katmadan, fazlasız ve noksansız olarak müslümanlara sunmuş olduğunu eserin gi­rişinde belirtmesi ve taraftarlarının ve takipçilerinin de buna inanmış olmalarıdır.

Aslında İbn Arabî eserlerini Allah’tan gelen vahiyle yazdığını her eserinde tekrarlar, o halde Fusus’un gördüğü rağbeti, bu eserin İbn Arabi’nin fikir sistemini kısaca vermiş olmasına bağlamak daha doğru olur ( İbn Arabî, Fusûs, 48. Nakşbendiye tarikatının ünlü şeyhi Muhammed Parsa bile: “Fusûs ruh­tur, Futuhât onun kalbi”, “Fusûsu okuyan Hz. Peygamberin izinden gitme konusunda güçlü bir arzu duyar.” demiştir. Bk. Cami, Nefahâtu’l Üns trc. 435. Fusûs’un batı dillerine yapılan ter­cümeleri için bk. A. Scihmmel, Tasavvufun Boyutları, İstanbul. 1981. 397.)

İbn Arabî 627/1230′da Şam’da iken Hz. Peygamber’i rüyasında gördüğünü onun kendisine Fususu’ l -Hikem’i vererek: “Bunu halka sun” dediğini söyler ve ekler: “Ben, bana ne verilmişse onu sunuyorum, şu satırlarda yazdıklarım bana nâzil olan bilgilerden başka bir şey değildir. Ben ne Resûlüm ne de nebi. Ama onun vârisiyim ve ahiret için ekip dikiyorum (İbn Arabî, Futuhât, I, 32.)

Fususu’l-Hikem’in en önemli özelliği, İbn Arabî’nin öbür eserlerinde dağınık, bi­raz da örtülü olarak anlattığı Vahdet-i Vüccud öğretisini bu eserde daha derli toplu ve daha açık bir şekilde ortaya koyması, bununla ilgili temel kavramları tesbit edip kendine özgü terminoloji (ıstılahlar) ge­liştirmiş olmasıdır. Ayet, hadis, kelâm ve tasavvuf gibi İslâmî kaynakların yanısıra yeni Eflatunculuk, Hıristiyanlık, Gnostisizm, Bâtınılık (İsmailiye) ve İhvanu’s-Safa gibi kaynaklara da dayanarak ge­liştirdiği ve kendi damgasını vurarak öğretisine mal ettiği bu kavramlar ve terimler ondan sonra Arab, Acem ve Türk mutasavvıflar ve sûfî şairler tarafından sürekli olarak tekrarlanmış ve muhtevaca zenginleştirilmiştir.

İbn Arabî Fusûs’u 27 bölüme ayırmış, her bölüme bir Peygamber’in adını vermiştir. Burada peygamberden maksad da onların şahsiyetleri değil, manevî hakikatlarıdır. Yani İbn Arabî bazı tasavvufî meseleleri ve hakikatları birer peygamber gibi tasavvur ediyor. Bu meselelerden her birine bir Peygamber adını veriyor. Peygamber ile meseleler arasında da bir takım münasebetler kuruyor. Peygamber adıyla incelediği tasavvufi gerçekler her zaman ve her yerde geçerli kabul ediliyor. İbn Arabî Abadileden (Abdullahlardan) bahsederken de aynı usule başvurup soyut meseleri somut konular halinde ortaya koyuyor. (Bk. Kitabu’l-Abadile, Kâhire, 1969)

Fusûsu’l-Hikem yazıldığı zamandan itibaren büyük alaka görmüş, şerh ve tercüme şeklinde yüzlerce çalışmanın konusu olmuştur. Fusûs’la ilgili belki de ilk çalışmayı yine İbn Arabî yaptı. Bu konuda Nakşu’n-Nusûs (Bk. Resailu İbni’l-Arabî içinde, Haydarabad,1948) veya Miftahu’l-Fusus adıyla bilinen bir eser yazdı. Talebesi Sadreddin Konevî’nin el-Furuk, bundan sonra Fahrettin Irakî’nin, Müeyyeduddin Cendi’nin, Sadeddin Fergânî’nin, Afifuddin Tlemsânî’nin, Abdurrezzak Kaşânî’nin, Davud-i Kayserî’nin, Muhammed Parsâ’nın, Cami’nin, Abdulganî Nablusi’nin, Abdullah Bosnevî’nin, Avni Konuk’un çalışmaları en değerli olanlarıdır. (Bk. K. Çelebi, K.ez-Zunun, II, s. 1261. Brock, Gal, I, 300). Sahib Khaja Khan Fusus’u özet olarak ingilizce’ye (Wisdom of the Prophet, madras, 1920) T. Bruckhardt 1955′te bazı bölümlerini Fransızca’ya, Tacuddin Harizmî Farsça’ya (Tahran, I-II, 1364). N.Genç Osman tamamını Türkçe’ye (İst. 1952) tercüme etti. Daha evvel de Ab­dullah Bosnevî Türkçe’ye tercüme ve şerh etmişti. Son olarak Affifî dipnotlar koyarak Fusus’u yayımladı. Avni Konuk’un dört cild halinde yayımlanan tercüme ve şer­hine, öneminden dolayı işaret edilmesi icab eder.

3-et-Tenezzulatu’l-Mevsiliya fi Esrâri’t-Tahârât ve’s Salavât ve’l-Eyyami’l-Asliyye (Brock, GAL. I, 571. No: 100). İbn Arabî’nin Bağdad’tan Anadolu’ya gelirken uğradığı Musul’da yazdığı bu eser 55 bölümden meydana gelir. Kaynaklarında adı Tenezzülu’l-Emlek Li’l-İmlâk fi’l-Harekâti’l-Eflâk şeklinde geçen bu eserde teklif eden, mükellef, şeriat, peygamberler gibi hususlar üzerinde durulmakta, dinî davranışların manevi yönü araştırılmaktadır.

4- Tâcu’r-Resâil ve Minhacu’l-Vesâil Kahire, 1328 (Mecmuatu’r-resâili’l-İlahiyye içinde) Mekke, 1203. Musul, Medine ve Mekke’de iken kendisine gelen ilhamları günü gününe kaydeden İbn Arabî bu eserini kendisiyle Kâ’be arasında geçen konuşmalar şeklinde ve 8 mektup halinde kaleme alınmıştır. Bu mektuplardan her biri, Abdülhay, Abdülvedûd gibi Allah’ın bir ismine, kul (Abd) isminin izafe edilmesinden meydana gelen birleşik isimlerle adlandırılmıştır. Mektubun konusu ise Allah’ın ismine uygun şekilde ele alınmış, meselâ Abdülvedûd başlığını taşıyan mektupta sevgi ve aşk (Meveddet, vedûd) meselesi işlenmiştir.

5-el-İsrâ ila Makâmi’l-Esrâ (Haydarabâd, 1367/1948 Resailu İbnu’l-Arabî içinde) Beyrut, 1988 nşv. Suad el-Hakûn. çeşitli miraçları bu basımda bir araya getirilmiştir. 594/1189′da Fas’ta sanatlı bir nesirle kaleme aldığı bu küçük eserinde İbn Arabî, tıpkı Hz. Peygamber gibi miraca çıktığını, ancak kendi miracının cismanî (bedenî) bir miraç olmayıp ruhanî bir miraç olduğunu söyler ve yapmış olduğu çeşitli miraçlardan Futuhât’da (III, 379) da bahseder.

6- Kitabu’l-Esfâr. (Haydarabâd, 1367/1948. Resâil içinde) İbn Arabî bu eserinde tasavvufî seferlerden bahseder. “O’nun katından, O’nun katına ve O’nda” olmak üzere üç çeşit sefer (seyr) olduğunu, bunun bir dördüncüsünün bulunmadığını ifade ederek çeşitli Peygamberlerin seferlerine işaret eder.

7- Kelâmu’l-Abâdile. (Kahire, 1969) İbn Arabî bu eserinde Abdullah (Abd-Allah) gibi iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen isimlere dayanarak Allah ile kulun arasındaki ilişkilerin bir yorumunu yapmıştır. Bu eserde her Abdullah’ın babası bir peygamber, dedesi ise Allah’ın isimlerinden birine izafe edilen bir abd olarak gösterilmiştir: Abdullah b. İdris b. Abdülhâlik gibi. İbn Arabî bu isimleri şahıs olarak değil, kavram ve soyut fikirler olarak düşünür. Meselâ yukardaki isim (Abdülhâlik, yaradanın kulu) vesilesiyle Allah’la kulu arasındaki ilişkileri yaratma fiili açısından inceler. Futuhât’da Allah’ın 99 isminden (esma-i hüsnâ) bahsederken de bu konuyu ele alır.

8- Hilyetu’l-Abdal. (Haydardbâd, 1948, Resâilu İbni’l-Arabî içinde. Türkçe trc. İst 1326) İbn Arabî bu eseri 599/1203′te Tâifte iken iki dostunun arzusu üzerine kaleme aldığını belirtir.

Bu eserde tasavvuf yoluna girenlerin âbdâl (evliya) mertebesine ulaştıran “az uyuma, az konuşma, az yeme ve inziva” gibi dört esas üzerinde durur. Daha evvel Ebu Tâlib Mekki’nin Kutu’l-Kulub isimli eserinde genişçe anlatılan bu esasları kısaca anlatarak bunları tam olarak uygulayan bir kimsenin âbdâl derecesine ulaşacağını belirtir. İbn Arabî Futuhât başta olmak üzere çeşitli eserlerinde Abdal adı verilen bir evliya zümresi üzerinde önemle durur. Bunlardan bazıları ile şahsen görüştüğünü de kaydeder.

9- et-Tedbiratu’l-ilahiyye. fi Islahı’l-Memleketi’l-İnsaniy-ye (Leiden, 1919. İnşâu’d-Devâir isimli İbn Arabî’nin diğer bir eseriyle birlikte, Türkçe tercüme ve şerhi, Avni Konuk, nşr. M. Tahralı, 1992, İst) İbn Arabî bu eserinde Aristo’ya nisbet edilen siyasete dair bir eseri kendi tasavvufî görüşleri ve fikir sistemi çerçevesinde açıklar.

10-Ankâu Mu’rib fi marifeti Hatmi’l-Evliya ve Şemsi’l-Mağrib, Kahire, 1332, 1353, 1373, 1970) Şerhleri: Ebu’l-Kasım Sâ’di, ö. 1052/1785. el-Berku’1-Lâmi’. Ali Hicazî, el-Ağreb mine’l-Ucâleti’l-A’ceb. Mahmûd Dâmûni, ö. 1199/1785. Keşfu’l-Kınâ’. Abdurrahman Halebî, ö. 933/1526. İzhâru’l-Mahtûm, Abdülkerim Cîli, el-Viâu’l-Mahtûm. İbn Arabî bu eserinde insanla âlemi mukayese eder, hâtemu’l-evliya ile Mehdî’nin makamlarını tayin etmeye çalışır.

11-Muhaderâtu’l-Ebrâr ve Müsameretü’l-Ahyâr, Kahire, 1302, 1305, 1324, Beyrut 1968.) Bu eser keşkül ve muhadara gibi isimler verilen eserler türünde ve bir derleme şeklinde kaleme alınmışsa da İbn Arabî bunu, türünün en çok tasavvufî unsurlar içeren bir eser haline getirmiştir.

12- Ruhu’l-Kuds fi Muhasebeti’n-Nefs Kahire, 1280, Dımaşk, 1384/1964. İzzet Huriye bu eseri İbn Arabî’nin el-Mebadi ve’l-Gâyât isimli eseriyle birlikte yayınlanmıştır: Dımaşk, 1970. İbn Arabî bu eseri Tunus’ta bulunan dostu el-Mehdevî’ye hitaben kaleme almıştır. Bu eser İbn Arabî’nin hayatı, yetişme tarzı, hocaları ve ruhi tecrübeleri hakkında son derece değerli bilgiler içermektedir. Geniş bir tahlil için bk. Şükrü Faysal, Ma’hadu’t-Dirâ-sâti’l-İslamiyye, c. XIV, 1967, 1968, s. 6-87 Madrit). Kısmen İspanyolca’ya tercüme edilen bu eserde İbn Arabî çağındaki sûfîlerin bir eleştirisini yapar. Semaa düşkün olanları ayıplar, sûfiliğin ileri aşamalarında bulunanların buna tenezzül etmediklerini söyler. Bu konuda İmam Rabbanî ve Nakşbendiler ona uyar.

13-Tercümanu’l-Eşvâk. Beyrut, 1312, Beyrut, 1966. Bu eserin şerhi olan Fethu’l-Zahâir ve’l-A’lâk ile birlikte 61 gazel ihtiva eden bu eserin başında nesir bir giriş yer alır. R. E.Nicholson tarafından İngilizce’ye tercüme edilmiştir. London, 1911, Türkçe trc. M.Kanık, İstanbul 1990.

İbn Arabî konusu ilâhî aşk olan şiirlerini insan sevgisi ve kadın aşkı şeklinde dile getirmiş, sonra da eleştiriler üzerine bunların yorumunu yapmıştır. Bu şiirler görünüş itibariyle Mekinüddin’in güzel kızı Nizam için söylenmiş ise de aslında konu ilâhî sevgi ve aşktır.

14-Divân (Bulak, 1271). İbn Arabî’nin öbür eserlerinde bulunan şiirlerinden ayrı olan tasavvufî şiirlerini ihtiva eder.

15-Rahmetun-mine’r-Rahman fi Tefsiri ve İşârâti’l-Kur’ân (Îcâzıı’l-Beyân fi’t-Tercemeti ani’l-Kur’ân ile birlikte, Dımaşk, 1989, nşr. Mahmud Gurâb).

16-Reddu Maani’l-Müteşabihîhât ila Maani’l-Âyâti’l-Muhkemât (Beyrut, 1328. Kahire, 1988.) Bu eserin İbn Arabî’ye aidiyeti kesin değildir.

17-Mişkâtü’l-Envâr. Haleb, 1346. Türkçe trc. Mehmed Demirci, İst. 1990. Ayrıca Mahmut Kanık.

18-el’Kur’atü’l-Mübarek. Kahire, 1279.

19-Seceretu’l-Vûcüd ve el-Bahru’l-Mevrûd, Bulak, 1292.

20-el’Hucub, Kahire, 1907.

21-Kitabu’l-Fenâ fi’l-Müşahede (Resailu İbn Arabi içinde, Fransızca tercümesi, Michal Valşan, Traite de l’Extinction das la contemplation, Paris, 1984.

22-Mevâkiu’n-Nücûm, Kahire, 1325. Türkçe tercümesi, Giritli Ahmed Muhtar. Eserin konusu şeyh olmadan sülükûn mümkün olduğu ve bunun keyfiyetidir.

Resailu İbnu’l-Arabî başlığı ile 1948′de Haydarabad’da basılı kitab İbn Arabî’nin 29 risalesini ihtiva eder. Mecmuatu’r-Resâili’l-İlâhiyye (Kahire, 1328) başlığını taşıyan Mecmuada da İbn Arabî’nin bazı risaleleri yayınlanmıştır. Nyberg’ın yayınladığı eserler: a) İnşau’d-Devâir, b) et-Tedbiratu’l-İlâhiye, c)Ukletü’l-Mustavfiz Leiden, 1919.

Necib Mâil-i Herevî, Deh Risale-i Mütercem Tahran, 1367 adıyla İbn Arabî’nin Farsça’ya tercüme edilen şu risalelerini yayımlamıştır. 1-Hilyetu’l-Abdal, 2-Risale-i Gavsiyye, (A. Geylânî’ye nisbet edilir.) 3-Esraru’l-halvet, 4-Hakikatu’l-Hakaik, 5-Ma’rifet-i Ricali’l-Gayb, 6-Nakşu’l-Fusûs, 7-Ebyât-i Dehgâne, 8-Risaletu’l-Envâr, 9-Marifet-i Alem-i Ekber ve Alem-i Asgar, 10-Risale ila İmam er-Razî.

İbn Arabî’nin Basılan Diğer Eserleri

1- Risaletu’l-Envâr, Kahire, 1332. Türkçe trc. M. Kanık, İst. 1991,
2- Risaletu’l-İttihâdil-Kevnî, Türkçe trc. M. Kanık, ist 1991.
3- Şeceretu’l-Kevn, Kahire, 1290, 1987.

4-el-Emru’l-Muhkem, İst. 1302, 1315.
5-Tuhfetu’s-Sefere, İst. 1300, Beyrut, 1973.
6- Tenezzülu’l-Emlâk, Kahire, 1961, 1980.
7- Tehzibu’l-Ahlâk, Kahire. 1328.
8- Teveccuhatu’l-Huruf, Kahire. 1980.
9- Havzu’l-Hayat, 1928.
10- Risaletul-Vücudiyye, Kahire, 1973.
11- Şerhu Şatrancı’l-Arifîn, Dımaşk, 1965.
12- es-Salatu’1-Feyziyye. İst. 1273.
13-es-Salavâtul-Ekberiyye, Kahire, 1310.
14- Ukletü’l-Müstevfiz, Kahire, 1969.
15- el-Fevzu’l-Esnâ, Kahire, 1971.
16- Terbiyetu’t-Tuyur,Kahire, 1974.
17- Keşfu’l-Gıtâ, Tunus, 1964.
18- Künhu mâ lâ Büdde Li’l-Mürid, Kahire, 1528.
19- el-Bülgu Fi’l-Hikme, İst. 1969.
20-el-Cevabü’l-Müstakim, Beyrut, 1965. K.Hatmi’l-Velaye içinde.

İbn Arabî’nin bazı risaleleri ve mektupları da çeşitli dergilerde yayımlanmış, bazı risaleleri ve bazı eserlerin bazı bölümleri de çeşitli dillere tercüme edilmiştir.

İbn Arabî’ye Nisbet Edilen Eserler

Bazı fikir ve inançların taraftar bulmasını ve ilgi görmesini sağlamak veya belli makamlara yaranmak için bazı eserlerin yazılıp Gazalî ve İbn Arabî gibi ünlü bil-

ginlere nisbet edildiği bilinmektedir. İbn Arabî’ye ait eserler içinde gösterilen, ancak ona ait olmayan bazı kitaplar şunlardır:

l – eş-Şeceretu’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmaniyye. Bu eserde Osmanlı devletinin kuruluşu ve yıkılışı ile ilgili kehanetlere yer verilir. İbn Arabî’ye ait olmayan bu eserin yazarı bilinmemektedir (94).

2- Tâbirnâme-i Muhuddin Arabî İst 1309. Eserin konusu rüyaların yorumlanmasıdır.

3- Tefsiru’ş-Şeyhi’l-Ekber, Kahire, 1283, 1978. Beyrut, 1968. Leknow 1301. İbn Arabî Kitabu’l-Câmi, adıyla bir tefsir yazmaya başladığını, ve Kehf suresine kadar da geldiğini söyler. Ancak eldeki tefsir tamdır. Bunun Vahdet-i Vücud akidesine bağlı Abdurazzak Kaşaniye ait olduğu da ileri sürülmüştür.

İbn Arabî hakkında yazılan en önemli menkıbename şudur: Kâriu Bağdadi, İbrahim b. Abdullah: ed-Dürru’s-Semîn fî Menâkibi’ş-Şeyh Muhiddin. Beyrut, 1959, trc. İbn Arabî’nin Menkıbeleri, Ank. 1972, nşr. A. Şener, R. Ayas onu red için yazılan eserler, bu tür eserlere cevap olmak üzere yazılan eserler ve monografiler ise çoktur ve giderek artmaktadır.

(94) Ateş, A. İslâm Ansiklopedisi, VIII. 547.

*İbn Arabi-Prof.Dr. Süleyman Uludağ-Diyanet Vakfı Yayı

Kaynak: http://www.ibnularabi.com/

Evliyalar , ,